TİTANİK'TEKİ JAPON

Titanik'in batışının 100. yılı olması nedeniyle Titanik'le ilgili çok sayıda haber yapılıyor malum. Ama benim en çok ilgimi çeken Titanik'ten kurtulan tek Japon olan Masabumi Hosono'nun hikayesi oldu. Kendisinden haberim yoktu, yazıyı okuyunca hemen eşime sordum ve Hosono'yu bildiğini hatta torununun meşhur bir müzisyen olduğunu söyledi.

Şimdi size Hosono ile ilgili okuduğum yazıyı kısaca özetleyeceğim.

Titanik'te yolculuk yapan Masabumi Hosono'ya, gemi batarken kendisi bir yabancı ve 2. sınıf yolcusu olduğundan alt kata yani filikalardan uzağa gitmesi buyrulmuş ancak Hosono o karışıklığın ortasında kendisini suya inmek üzere olan bir filikanın yanında bulmuş. Görevliler sadece kadınları ve çocukları filikaya alıyorlarmış. Suya indirilme emri verildiğinde filikada 2 kişilik yer varmış ve o sırada bir adam Hosono'yu geçip hemen filikaya atlamış, adamın yanında bir kişilik yer olduğunu gören Hosono o sırada bir seçim yapmak durumundaymış.

Yaptığı seçim filikaya atlamak yani hayatını kurtarmak olmuş ama geriye büyük bir pişmanlık kalmış.
Titanik'ten kurtulan İngilizler ülkelerinde kahraman gibi karşılanırken Hosono'nun kurtuluşu Japonya'da hem hükümet hem de halk tarafından büyük bir utanç olarak karşılanmış.
Bir süre Hosono'nun ailesiyle tekrar buluşmasıyla ilgili duygulu haberler yapılsa da kısa süre sonra medya Hosono'nun hayatta kalmasını korkaklık olarak nitelemeye başlamış. Amerikan gazeteleri de Hosono'nun hayatta kalması ile, gemide hayatını kaybeden zengin Amerikalı bir yolcunun, kadın ve çocukların yerini alıp hayatını kurtarmaktansa, en güzel kıyafetlerini giyip hizmetlisi ile kamarasında geminin batmasını beklemesini kıyaslamışlar.

Hosono ülkesinde çok düşmanca karşılanmış ve ''önce kadınlar ve çocuklar'' kuralına uymayıp Samuray ruhuna uyan onurlu bir ölümden kaçınmasından dolayı suçlanmış. Japonca'da ''mura hachibu'' olarak tanımlanmış yani toplumdan dışlanmış. Devlet memuru olarak çalışırken istifa etmeye zorlanmış, nefret mektupları almış, gazetelerde ve mektuplarda intihar etmesi gerektiği yazılmış. Bu kadar tepkiyle karşılaşan Hosono ise inzivaya çekilmiş.
Bir süre sonra 1923'te büyük Kanto depremi olmuş ve demir yolları da ciddi şekilde hasar görmüş. Böylesine  bir felaket yaşanırken Hosono'nun kalifiye bir eleman olarak işsiz olmaması gerektiğine, depremin yaralarının sarılmasında yardımcı olmasının uygun olduğuna karar verilmiş ve Hosono işine geri dönmüş.

1939'da ölene kadar hep büyük bir utançla yaşamış Hosono. Eşine yazdığı mektupta, en büyük korkusunun çok sevdiği eşi ve çocuklarını bir daha görememek olduğunu, bu yüzden filikaya atlayan adamı görünce ondan cesaret alarak filikaya atladığını belirtmiş.

1997 yılında yani Hosono'nun ölümünden çok sonra, Japon hükümeti Hosono'ya yapılanlardan dolayı bir özür dilemiş ama bu özür için biraz geç kalınmış bence.

Masabumi Hosono'nun hikayesi özetle böyle. Daha fazlası için yazının ve fotoğraflarn kaynağı olan metropolis dergisinin linkine tıklayabilirsiniz (ingilizce).

Müzisyen olan torunu Haruomi Hosono ise dedesini ailesine bağlı, tek dileği eşini ve çocuklarını tekrar görmek olan bir adam olarak tanımlamış bu yazıda.

Bu arada torun Haruomi Hosono'dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Kendisi Japonya'nın ilk elektronik müzik grubu Yellow Magic Orchestra (YMO)'nun üç elemanından birisiymiş. Elektro müzikten pek hoşlanmasam da bu grubun şarkılarını oldukça beğenirim. Grup üyelerinin hepsi kendi başına müzik adına büyük başarılara imza atmışlar. Özellikle batıda en meşhur olanı Ryuichi Sakamato.

Titanik'ten bahsedip de yazıyı meşhuuuuuur ve artık içimi fazlasıyla bayan Celine Dion şarkısıyla bitirmektense  hayatta kaldığı için ülkesi tarafından dışlanmış Hosono'nun yetenekli torununun grubu YMO'nun bir şarkısıyla bitirelim. Şakının adı ''Taiso'' yani ''Egzersiz''.

NELER YEMİŞİZ ?

Geçen gün Japon yemekleri yapan bir restorana gittik yine. Bu restoranın özelliği yemeklerinin ev yemeği tadında olması ve taze malzemelerle siz sipariş verdikten sonra pişmesiymiş. Fiyatları gayet uygun ve yemekleri çok lezzetliydi.

Bu benim yediğim yemek. Sebze ve salataların üstünde  çok lezzetli bir sosla pişirilmiş tavuk. Bu tarz set halinde yani, ana yemek, pilav, miso çorbası ve turşudan oluşan yemekler çok popüler. 

Bu da eşimin yediği yemek. Sağ üstteki kızarmış et, altında salata ve pilav var. Büyük dikdörtgen tabağın içindekiler de ''Udon'' denilen kalın erişteler. Bu resmi yemeği yemeden çektim, yani udonlar biraz seyrek bir şekilde servis ediliyor. Sol üstteki küçük sürahimsi kapta udonu içine bandırdığınız sosu var. 

Hepsi çok lezzetliydi, gördüğünüz gibi Japonya'da her damağa uygun yemek var. Bana ''Ay orda ne yiyorsun?'' diye soranlar çok oluyor, inanın Japonya'da bizim damak tadımıza uygun yemekler bulmak hiç de zor değil.


EN SON OKUDUĞUM - # 3

Bu kitabı yaklaşık 5 - 6 yıl önce internetteki bir kitapçıdan almıştım. Dünya Klasiklerinde kampanyaları vardı ve fiyatları gayet uygundu ben de birkaç tane klasik satın almış ve ilk olarak Suç ve Ceza'yı okumuştum. Sıra Karamazov Kardeşler'e biraz geç de olsa geldi ve sonunda kitabı okudum.
Bir kitap klasik olmuşsa bir sebebi vardır diye düşünüyorum, Dostoyevski'nin karakterlerinin psikolojik derinliklerine iniş tarzı beni çok etkiliyor bunu anladım.

Ama bu kitapla ilgili bir sorunum oldu, o da yayınevi. Meğer bir klasik okurken yayınevi ve çeviriye ne kadar dikkat etmek gerekiyormuş. Bunu anlamam kitabın 2. cildine başlarken oldu. İlk cildi okurken beni rahatsız eden bazı imla hataları vardı ama 2. cilde başlarken gördüğüm hata bana yayınevinin ciddiyetsizliğini ispatlamış oldu.

Yayınevinin adı ''Kum Saati Yayınları'', kapağın sağ altında logosunu görüyorsunuz. Şimdi aşağıdaki fotoya bakın lütfen.

İç sayfada gördüğünüz gibi yayınevi kendi adını yanlış basmış ''Kus Saati Yayınları'' !!

Hatalar iç sayfalarda da bazı kelimelerin yanlış yazımı, ayrı yazılması gereken ''de'' lerin ayrı yazılmayışı gibi birçok imla hatasıyla devam ediyor. Kitap bittikten sonra internette yaptığım aramalarda,  özellikle sözlüklerde, benimle aynı fikirde birçok kişi olduğunu görüp yalnız olmadığımı da anladım. Yayınevi ve çeviren ile ilgili de resmi bir web sitesi maalesef bulamadım, bulsam direkt onlara yazacaktım.

Amacım kimseyi kötülemek değil sadece kitapseverleri uyarmak istedim. Siz siz olun özellikle klasik kitapların yayınevlerine ve çevirilerine dikkat edin. Ben bundan sonra öyle yapacağım.

SON İZLEDİĞİM

İzlediğim filmler okuduğum kitaplardan daha fazla maalesef. Son izlediğim filmle film listeme başlıyorum.


ORPHAN - 2009
Korku filmi izlemeye bayılırım. Ama beni korkutan film de pek olmamıştır iddia ediyorum :)


Bu filmde iki çocuklu bir çift tarafından evlat edinilen yetim bir çocuğun yarattığı gerilim dolu hikayeyi izliyoruz.


Korkunç olmamakla birlikte gerilim türünde, içinde bazı klişe gerilim sahneleri de olsa bence izlenesi bir film. Özellikle başroldeki yetim çocuğu canlandıran Isabelle Fuhrman filmin yıldızıydı. Filmin sonunu tabi ki söylemeyeceğim ama en etkili yeri sonuydu demeden de kendimi alamıyorum.

SON OKUDUKLARIM #1 - #2

Bundan sonra okuduğum ve okumakta olduğun kitapların ve izlediğim filmlerin listesini blogumda paylaşmaya karar verdim. Ara ara filmlerle ilgili yazsam da amacım izlediğim filmlerin ve okuduğum kitapların hepsini yazarak kendim için de bir arşiv oluşturmak. Bugünden itibaren listeyi yapmaya başlıyorum :)

En son okuduğum 2 kitapla başlayalım ama öncelikle belirteyim ki ben öyle edebi kitap eleştirileri yapma niyetinde değilim. Bana hissettirdiklerini kısaca yazmak istiyorum o kadar.


EDDI ANTER - LILLY

Eddi Anter'in bu kitabı 2006'dan beri bendeydi. Ancak sonrasında İstanbul'dan ayrılmam, her şeyimi kutulara koyup taşınmam vs. derken bu kitap da açılmayan kutularda uzun süre kaldı. Türkiye'ye son ziyaretimde o kutulardan birinde bu kitabı bulup Tokyo'ya getirdim ve okumaya başladım.

Kitapta bir Yahudi ailesinin hayatını okuyorsunuz. Çok fazla detay vermeyeceğim, ama yazarın anlatımı o kadar akıcı ve sizi olayların içine öyle güzel çekiyor, öyle gerçekçi bir şekilde olaylar zihninizde canlanıyor ki kitap nasıl bitiyor anlamıyorsunuz. İnanlımaz keyif aldım okurken.

Kendisiyle de şahsen tanışma imkanı bulmuş olduğum Eddi Anter'in yazdığı diğer kitapları da okumak için can atıyorum. Keşke Türkiye'ye son gidişimde diğer kitaplarını da alsaymışım. Bir dahaki sefere söz.




ELİF ŞAFAK - AŞK


Bu kitabı birkaç kere elime alıp bırakmış olsam da sonunda bir hırsla başlayıp bitirdim. Yazarın daha önce ''Mahrem'' ve ''Babam ve Piç'' kitaplarını okumuş ve oldukça beğenmiştim ama ''Aşk'' kitabı uzun süre etkisinden çıkamadığım bitmesini hiç istemediğim kitaplardan biri oldu benim için.

Elif Şafak'la ilgili olarak internette yazılanları okuduğumda yazarın son dönemdeki popülaritesinden rahatsız olanlar, kitaplarının edebi olmadığını, yayınevini değiştirdikten sonra çok değiştiğini ve artık okunası eserler yazmadığını söyleyenler çoğunlukta. Bu eleştirilerin biraz sert olduğunu düşünüyorum ama herkesin kendi görüşü, saygım var. Ben bir kitabı okurken bana neler hissettirdiği ile ilgilenirim ve bu kitap bana inanılmaz bir huzur verdi. Mevlana'yı yeniden keşfetmemi sağladı.

Ha, Elif Şafak'la ilgili hiç mi eleştirim yok elbette var. Eserlerini İngilizce yazması ve sonradan eserlerinin Türkçe'ye çevrilmesi biraz garibime gidiyor. Aslında çevirileri gayet başarılı bence, rahatsız etmiyor okurken ama acaba ingilizceleri nasıl demekten de kendimi alamıyorum. İlerleyen zamanlarda kitaplarından birini ingilizce olarak okumayı da umuyorum.

KANAMARA FESTİVALİ

Aslında geçen cuma günü gittiğimiz Disneyland ile ilgili bir şeyler yazma niyetindeydim ama Pazar günü gittiğimiz festival, Disneyland'dan çok daha enterasan olduğu için bol fotoğraflı az yazılı bir post paylaşmaya karar verdim.

Japonya'da Matsuri denen Festivaller değişik bölgelerde, değişik şekillerde, yılın değişik zamanlarında yapılıyor. Ben Tokyo civarında bir çok festivale katıldım ama geçen Pazar günkü gibi bir festivale hiç rastlamamıştım. Adı ''Kanamara Matsuri'', özelliği ise bereket ve doğurganlık için düzenlenen bir dini festival olması. Bu dini festivali ilginç kılan ise Festivalin sembolü.  Şimdi sizi fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

Festivalin yapıldığı Kanayama Tapınağı, Kawasaki'de bulunuyor. Tokyo'dan trenle 1 saatten az sürüyor. Çok popüler bir festival, kalabalıktan da belli oluyor zaten.

Festivalin ''sembolü'' karşımızda. 

Bu ''sembolü'' festival görevlileri ahşap bir düzenekte sırtlarında taşıyarak bulundukları mahallenin sokaklarında gezdiriyorlar.


Bu Pembe Sembolü taşıyanlar genelde bayan kılığındaki erkekerdi (ya da transeksüeller emin olamadım doğrusu).

Bir diğer ''sembol'' ise bu siyah olandı. Yine aynı şekilde sırtlarda taşındı. (normalde sırtta, küçük bir tapınak maketi taşınıp mahallede dolaştırılıyor, ben o tarz bir festivale katılıp taşımıştım da hatta, ama bu  festival klasik festivallerden  biraz farklıydı görüldüğü üzere)


Bir diğeri de pek belli olmasa da ahşaptan yapılmış olanıydı. 

Üç adet ''sembol'' de sırtlarda taşınıp tapınağa geri getirildi.

Sadece dini törenden ibaret değildi bu festival tabi, festivalin''sembolü'' şeklinde hediyelik eşyalar da satılıyordu. Ahşap süsler, anahtarlıklar.

Mumlar

Şekerler. 

Şekerlerin fiyatları :)

T-shirler.


Anahtarlıklar


Japonların festivallerde sık sık yediği Takoyaki denen içinde ahtapot bulunan dışı krep gibi olan yuvarlar şekilli yiyecekleri farklı bir isimle satılıyordu.

Konseptle alakasız olsa da beni şaşırtan Kebapçı !!

Festivalin en ilginç yanlarından birisi de ilginç kıyafetli kişilerdi :)

Çok belli olmuyor ama kırmızılı arkadaş o kıyafetle gün boyunca arabaların geçişi için trafik polisi gibi çalıştı orada :)




Darumalar



Gözlüklü olanın burnuna dikkat :)



Batman kılığında ortalarda vücut gösterisi yapıyordu bu arkadaş da.

Bu da arkadan :)

Biraz mühtehcen içerikli bir post oldu ama kusura bakmayın, millet bu festivale çoluk çocuk gitmeye utanmamıştı, ben sizlerle paylaşmaya niye utanayım değil mi:)